Ampulü yaktım korkumu kırdım

Bir değişiklik yapayım dedim ve aklıma yazı fikri gelir gelmez yazmaya koyuldum. Bunu yapmama müsaade eden zaman bolluğuma ve anlık yaşam koşullarıma teşekkür ederim. Hep negatif olmayacak, hep sorunlardan bahsedilmeyecek burada demiştim. Bu arada insana arada kendisiyle ilgili unuttuğu bilgilerin, aydınlanmaların gelmesi ya da bunları yeni fark etmesi çok ilginç değil mi? Yani kendi bedeninde yaşıyorsun, hep kendinlesin ama yine de arada gözünden kaçan şeyler oluyor. Koltuğun arkasına kaçar gibi kaçıyorlar zihninin köşelerine. Meşhur repliği biraz genişletip "Brain is like a box of chocolate, you never know what you'll gonna get." demek istiyorum. Bence böyle ilginç bir işleyişin aynı zamanda bu kadar normal olması çok hoş.


Doğaçlama bir girişten sonra şimdi yazıdaki bağları kuracağım. Evet beynimde bazı ampuller yandı, minik aydınlanmalar yaşandı falan filan. Bu arada aydınlanma kelimesini pek sevmem aslında, çünkü bir saniyede vahiy indi şak birden ışık doğdu falan gibi anlaşılıyor. Hayır. Aydınlanma eşittir sen ayırdında bile olmadan geçen bir miktar süre ve onların birleşip yapbozu tamamladığı bir an. Sonra hepsi birleşip daha da büyük bir yapboz oluyor oradan da sen çıkıyorsun gibi gibi. Mesele süreç yani bence. Kimsenin bir kitap okuyunca aniden hayatı değişmez, aynı sebeplerden.

Benim minik ampulüm; eleştirilme, yargılanma vs. vs. diye uzayan giden korkularla baş edebilme temalı. Çok detayına girmek istemiyorum ama düşüncelerime, zevklerime, kapasiteme güvensem de eleştirilmekten, yargılanmaktan ve başkalarının benim hakkında olumsuz düşünmesinden çok korkarım. Kendimle kavgam büyüktür, kendimi acı eleştiririm, başkaları bana benim kadar yapamaz bile eminim. Aksi gibi başka insanları ağır eleştirmekten, sevmemekten, negatif hisler beslemekten falan kaçınırım. Aynısı bana da yapılabilir diye korkarım çünkü, ondan hemen suçlu hissederim kaçarım. Aşırı iyi kalpli sadece iyiyi gören bir melaike falan olduğum için değil yani, zaten iyi ki değilim onun çözümü olmazdı. Acayip ters orantı bir mantığı var halbuki kendine bu kadar yükleneceğine dünyaya eşit yay dimi. Dünyada ağır eleştiriler vardır, sevmeme vardır, kendine göre kötü bulmalar vardır ve bunların hepsi normaldir, hep oldu ve olacak. O yüzden ben de suçluluk hissetmeden rahatça eleştirmeye, sevmemeye, yermeye başladım bir şeyleri, kendime göre bunu hak edenleri. Burada tabii ki birini linç etmekten, ölçüsüzce yargılamaktan, ona öfke kusmaktan bahsetmiyorum. Bunlara düşecek kadar şuurumu kaybetmedim. Zaten eleştirme yetisini tamamen kaybedenler sonra dibe düşüp bokunu çıkarıp iyice nefret saçmaya başlayabilir bence telafi edeyim derken. Tıpkı sevgisiz, amaçsız, sığ insanlar gibi linçe başvururlar. Neyse. Evet bunları söylemekten bile rahatsız olurdum ama sığ insanlar vardır ve bu kavram görecelidir biliyor musunuz. Ben kendime öyle demezken biri benim sığ olduğumu düşünebilir mesela. Bu beni illa sığ yapmaz ama bir miktar öyle olsam bile bu önemli değildir çünkü dünyanın normallerinden söz ediyoruz. Kime göre neye göre normali sonra tartışırız. Ben de birinin sığ olduğunu düşünebilirim, bu bilgi o kişiye gitmez benim beynimde kaybolur gider. Meğerse bizim insanlar hakkındaki düşüncelerimiz ve insanların bizim hakkımızdaki düşünceleri önemli değilmiş aaa niye söylemiyorsunuz çocuklar, yeni oturdu bende bu bilgi. Samimiyetle beğendiğim, takdir ettiğim kişilere ve işlere de hakkını daha iyi teslim etmenin yolu açılıyor. Birini yermek veya övmek artık daha zevkli. Beynimde bana ait olan ve olmayan düşünceler arasındaki ayrım belirginleşiyor. Klişeleşeceğim ama zaten memnun etmen gereken en önemli kişi sensin. Hakkımdaki fikrini samimiyetle önemsediğim insan sayısı da çok fazla değil. Neyse, dışarıyı rahatça eleştirmeye başladığımdan beri bu korkular bende düştü. Kendimi de acımasızca suçlamak yerine insan gibi eleştirmeye, hakkımı kendime teslim etmeye başladım. Hiç suçlamıyorum diyemem zaten o kadarı olsun, vicdanı öldürmeyelim. Arada kendinizi bi suçlayın alooo cidden bok gibi birisinizdir belki. Ama olmasanız da sen, ben, o hepimiz insanlığın dandik yanlarından nasibimizi aldık. Ya rezil olursam, ya ben berbat biriysem korkusuyla can çekişmek yerine saçmaladıysam bunu kabul etmeye başladım. Rezil olmak da vardır. Yeri geldiğinde de ya ben çok bunu çok iyi yapmışım demek de kolaylaştı.

Biliyoruz ki hiçbir şeyin kendisi onun korkusundan daha fena olmuyor. Gölgesinden korkuyoruz aslında. Cidden bir işi berbat etmem ya da birinin benden nefret etmesi bunların korkusundan daha kötü değil, pamuk şeker gibi kalıyor yanında. Kendini gerçekleştiren kehanet demiş miydim bu arada, korkularımızı çağırmak falan? Demiş sayın.


Bu arada, insanın asıl işi düşünmek değil yaşamak ya hani ben de bu minik ampulü bunun üzerine düşünürken değil dümdüz yaşarken yaktım. Bende işleyen yöntem, beynime doğru besinleri verip yaşarken onu arka planda çalıştırmak. Zihnimi ve iç dünyamı güzel yakıtlarla besleyince temizlendi biraz. Beyne çok odaklanınca çalışmıyor utanıyor zaten. İçimizde, beynimizde kaç ampul var belki yanmayı bekleyen. Hayatımızın sonunda biriktirmiş olacağımız anılar kadar ampuller de beni heyecanlandırıyor.

98 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Yazmak laneti ve hediyesi üzerine

Instagramda karşıma çıkan bir öneri üzerine Netflix'ten Fran Lebowitz adlı yazar hakkındaki mini belgesel serisini izlemeye başladım. Mini derken cidden mini bu arada yedi kısa bölümden oluşuyor. Biyo

Çöplükler ve çiçek bahçeleri

Çöplükte geçirdiğim bir gün. Zamanı önemsiz ama orada geçirdiğim süre ömrümden 10 yıl götürmüş olabilir. Bazen insan koltuğundan kalkmadan da çöplüklere uğrayabiliyor ya neyse. Birilerine dokunur mu d

Şikayet etmem gerekiyor, patlayacağım

Söylemiş miydim bilmiyorum ama çoğu insanın sıkıntısını çektiği kolektif sorunlardan bahsetmeyi seviyorum. Kendim de bir bütünün parçası olma hissini sevdiğimden olabilir, eminim bunu önemseyen başkal

 

İletişim

Okuyup da bana söylemek istedikleriniz olursa beklerim. Mail adresim biraz eski evet...

Gönderdiğiniz için teşekkür ederiz!

Kız ve Kedi